Harun Acar

2015’İN EN İYİLERİ

Artık dünya yavaş yavaş Akademi Ödülleri’ne hazırlanırken ben de boş durmadım ve film değerlendirmelerimle sizlerle çok fazla beraber olmamış olsak da bu bölümü kapamak adına 2015’in benim için en iyilerini paylaşayım istedim ve her kategoride geçen sezonun en iyi ikililerini listeledim. Evet, film hariç her dalda en iyi ve en iyi ikinciyle yetindim çünkü sıralama yapmak benim için çok ama çok zor bir durum; defalarca izlesem bile çoğu zaman neyi nereye koyacağıma bir türlü karar verememek gibi bir huyum var. İlk ikiye girememiş ama aklımda yer eden filmleri de kategorilerin sonunda anmadan geçmedim, merak etmeyin. Arada belli başlı filmlerin neden bir kategoride yer almadığından da bahsettim. Yazının sonunda ise oldukça kişisel açıklamalarımla 2015’in bana göre en iyi 10 filmini sıraladım. Başlamadan Anomalisa ve Brooklyn gibi sezonun öne çıkan filmlerini maalesef henüz izleyemediğimi not edeyim. Hadi bitsin artık bu iş!

MAKYAJ & SAÇ TASARIMI


Ne kadar değersiz ve iyi sinemayla ilişkisiz bir kategori, sizce de öyle değil mi? Felaket bir şekilde göze batmadıktan sonra, burada iyi, hatta fevkalade bir iş çıkarmanın ne önemi olabilir? Mad Max: Fury Road ve The Revenant‘tan başka akılda kalan başka makyaj & saç tasarımı var mı ki hem? Geçelim.

KOSTÜM TASARIMI


Makyaj & saç tasarımı kategorisinin birazcık daha hallicesi bu da aslında. Bir çok filmin adı sayılabilir ama Carol ve Mad Max: Fury Road diğerlerinin arasından sıyrılıyor gibi. Çok fazla üzerinde durmaya gerek yok.

GÖRSEL EFEKT


Görsel efektlerin sinema için önemi tartışmasız. Fakat bu önem tamamlayıcı bir unsur olmanın ötesine geçmiyor hiçbir zaman ve geçmemeli de. Bu iki film de o tamamlayıcılığı hakkıyla yerine getirmeyi başarmıştı. O kadar sade ama aynı zamanda incelikli ve zarif bir görsel efekt ki Ex Machina‘nınki, teknolojiye aşık olmamak elde değilThe Revenant‘ta da başka söze gerek bırakmayan ayı ortada.  

Aklımda yer edenler: The Walk‘un yürekleri ağza getiren, insanda ayağını yere basma ihtiyacı uyandıran yürüme sahnesi… Mad Max: Fury Road‘un görsel efektleri nerede diye sorabilirsiniz. Yukarıda bahsettiğim tamamlayıcılık kriterine takıldı efendim. Teknik kalite olarak şüphesiz başarılı bir iş ama film tüm bu görsel efektlerin üzerinde durarak sinemasal olarak var olabileceği yanılgısındaydı. Burada kabul görmüyor o numaralar.

PRODÜKSİYON TASARIMI


Vizyon dediğin Ex Machina‘nın modern iç dizaynı ve parlak objeleri gibi olur; filmin ana unsurlarının öne çıkması için yaratılmış adeta. Sonsuza kadar orada yaşamak varken insan içine karışılır mı be canım! Mad Max: Fury Road‘un oyuncakları da gerçekten çok başarılıydı. İlgiyi o içi boş yol hikayesinden başka yerlere kaydırıyordu sonuçta, değil mi? Fakat aklımda yer ettiği son bir dalın dışında o da bu listedeki yolculuğunun sonuna geldi; haddinden fazla adı geçti zaten.

MÜZİK KULLANIMI


Yer aldığı filme seviye atlatmadıkça ve filmin genel atmosferine katkı sağlamadıkça anlık müzik kullanmışsın, kullanmamışsın ne fark eder! Johan Johannson, Sicario‘nun daha hemen başında kalp atışlarının kontrolünü sizden alıyor ve seyirciyi edilgen bir durumda bırakıyordu. Sinema salonunda bu kadar güçlü bir film müziğiyle karşılaştığımı uzun bir zamandan beri hatırlamıyorum. Jed Kurzel de Shakespeare’in ruhunu abisinden daha iyi anlamış olmalı ki Macbeth‘te iktidar hırsı, paranoya ve intikamı müzikleriyle vermeyi başarmıştı. İnsanın içini yiyen bir müziği vardı filmin.

Aklımda yer edenler: Theeb‘in yaşanmışlık hissi uyandıran Arap ezgileri, Straight Outta Compton‘ın benim hiç aşina olmadığım hip hop klasikleri, Le Tout Nouveau Testament‘in klasik müzik kullanımı, The Revenant‘ın ana tema müziği, The Hateful Eight‘in muhteşem açılış parçası ve son olarak Youth‘u hiç değilse iyi kapamayı başaran Simple Song #3.

SES TASARIMI


Sinemaya teknik getirisi üst düzey bu kategoride özellikle aksiyonu bol işlerden iyi sonuçlar almak mümkün ve bir seçim yapmak oldukça zor. Creed‘i bu kategoride tepeye yerleştirmemin nedeni arka plan sesleri ve müziği filme yedirmesindeki başarı oldu. Hala daha motosiklet ve boks sahnelerinin seslerini duyar gibi oluyorum. Sicario‘nun seslerinin etkisinden kurtulmam ise uzunca bir süre kolay olmayacağa benziyor. Tuhaftır ki, o da daha çok görüntüleri ile ön plana çıkıyor. Olmayan senaryodan çıkan bu başarılı filmin atmosferi seslerine çok şey borçlu oysaki.

Aklımda yer edenler: Mad Max: Fury Road‘un gürültülü ve Theeb‘in sessiz çölleri kulaklarıma iyi anlar yaşatmıştı, Macbeth‘in detaylı ses efektleri de öyle hakeza… Yalnız, The Revenant‘ın arka plan seslerinin boğukluğundan rahatsız olduğumu ve bu anlamlandıramadığım durumun da filmi olumsuz etkilediğini söylemeliyim.

KURGU


Saç & makyajın parasını kurgu masasında harcayıp bundan kazançlı çıkan bir filmdi The Big Short. Tabi ki, burada ilk sırayı alacaktı! Başka mantıklı bir tercih de göremiyorum. Evet, temelde bir kolaj mantığından hareket ediyordu ama o dinamik havayı kursun da kolaj olsun. Çünkü sonuç, bütün karesi ve kesimi ile ortada. Tek bir karenin dahi filmin alaycı havasını yakalamasına ve hikayesini aktarmasına hizmet etmediği söylenemez. London Road ise daha proje aşamasında yaratıcı bir işti ama şimdi geriye dönük olarak baktığımda bir tiyatro oyununu böyle bir kurguyla perdeye taşımış olması, filmi gözümde daha da büyüttü. Gerçek insanların ağzından çıktığı haliyle müzikal formatta anlatılan Karındeşen Jack misali gerçek bir hikaye bu. O geçişler yok muydu, ah o geçişler! Şüphe, topluluk olma ve hor görmeyle dolu yerinde duramayan bir film bıraktı geride.

GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ


Emmanuel Lubezki’nin The Revenant‘daki görsel işçiliği, geçtiğimiz yılın en iyi teknik başarısı da aynı zamanda. Görselliği çıkarsanız her an dağılabilecek bu filmde herşeyi bir arada tutan etken o. Hem, açılıştaki Kızılderili baskını 2015’te bir sinema filminde görüp görebileceğiniz en ustalıklı, zorlayıcı sahne. Chivo ambargosu devam ediyor bu kategoride anlayacağınız. Cary Fukunaga’nın sanatçı imzasını taşıyan Beasts of No Nation ise klasik savaş filmlerini andıran nadide bir güzellik. Görüntülerin doygunluğu can alıcı, fotoğraftaki cephanelik arama sahnesi ise filmin doruk noktası! Fukunaga umarım bundan sonraki projelerinde de görüntü yönetimini üstlenir.

Aklımda yer edenler: Saymakla bitmez ama MacbethSaul FiaTheebCarolSicario ve Nie Yin Niang‘la yetinelim.

TOPLU PERFORMANS


İşte bütün renk tartışmalarını sonsuza kadar bitirecek kategori! Şaka bir yana, burası bir takım oyunu ve bu iki takım da ligin tepesinde kendilerine yer buluyorlar çünkü kadro uyumları geri kalanlardan çok daha ötede. Straight Outta Compton‘ın protest gençlerinin ahengi başka kimsede yok, Beasts of No Nation‘ın amatörleri de bir an olsun seyircinin aklında soru işaretleri doğmasına neden olmuyor.

Aklımda yer edenler: Infinitely Polar BearLondon Road, El Club ve The Lobster. 

İLK FİLM


Klasik Western sinemasını andıran Theeb‘in bir ilk film olduğuna inanmak güç olsa da öyle. Naji Abu Nowar filmde harikalar yaratıyor. Hem kalemi hem de yönetmenliği ile bir anda gelecek filmleri hakkında beni en çok heyecanlandıran ve beklentiye sokan isimlerden biri oldu. Sinema dili çok duru bir film var karşımızda ve ben bayıldım. Ex Machina‘nın yaratıcı beyni Alex Garland ise iyi ki senaristliğinin yanına yönetmenliğini de eklemiş dediğim isimlerden. Tom Ford’dan beri en zevkli ilk yönetmenlik denemesi onunki. Tabi burada sadece yönetmenliğin değil filmin bir bütün halinde değerlendirildiğini de unutmayalım.

Aklımda yer edenler: Saul Fia da burada merak etmeyin ama Saul’un görünmezlik pelerini varmış gibi hareket etmesi filmin inandırıcılığını sorgulatıyor benim gözümde. L’attesa ise bizlere yeni bir auteuru müjdelerken Infinitely Polar Bear‘le de bağımsız sinemada adından söz ettirecek bir ismin doğduğunu keyifle not edelim.

YARDIMCI KADIN OYUNCU


Alicia Vikander! Evet, hepimiz daha ilk çıktığı günlerden güçlü bir damar taşıdığını biliyorduk ama Ex Machina’da Ava’yı böylesine resmedebileceğini sanırım düşünmemiştik. Turing testinden geçebilecek robot çağının Havva’sı ancak böyle savunmasız ama aynı zamanda bu kadar manipülatif resmedilebilirdi. Kült oyunculuk budur! Jennifer Jason Leigh ise The Hateful Eight’in çığırından çıktığı zamanlarda bile seyirci sinema salonunda nasıl tutulur sorusunun cevabını veriyordu. Alaycı bir nefretle perdede erkek rol arkadaşlarına toz attırdı. Tarantino’nun son dönem sinemasında Christoph Waltz’un boşluğunu doldurmayı bildi. Ödül sezonunda arkasına aldığı rüzgarı devam ettirememiş olması insanda hayal kırıklığı yaşatıyor.

Aklımda yer edenler: Julia Garner’ın Grandma‘daki şaşkın ördek yavrusu genç hamile kadını ve Imogene Wolodarsky’nin Infinitely Polar Bear‘de bipolar bir babayla büyümek zorunda olan çoçuğu…

YARDIMCI ERKEK OYUNCU


Ex Machina bir kez daha bir kategorinin en tepesinde fark ettiniz mi? Şu ana kadar dört birincilik ve bir ikincilik elde etti benden. Bir hayli fazla! Ama bu kez son ve birincilik ya da ikincilik sayılarının bu listede bir öneminin olmadığını not düşelim. Oscar Isaac, bu filme kadar benim sevdiğim bir aktör sayılmazdı bile. Sinema çevreleri adından övgüyle bahsetse de ben henüz yer aldığı filmlerde izini bırakan bir performansına şahit olmamıştım. Fakat burada apayrı bir şekilde karşıma çıktı ve Yunan tanrılarının bir portresini sundu. Normalde sevmediğim bir ismi zirveye koyduğuma göre performansına ne denli bayıldığımı anlayabilirsiniz. Şu an tek istediğim dans pistini onla beraber yıkmak. Harvey Scrimshaw ismi ise muhtemelen yabancı gelecektir. Benim için de öyleydi. The Witch’in muhteşem küçüğünü canlandırıyordu. Korku sinemasıyla aram yoktur ama Scrimshaw’un oyunculuğunu tekrar görmek için sabırsızlanıyorum. Büyülenmiş haliyle aklıma kazınmış durumda zira.

Aklımda yer edenler: Mark Rylance’ın performansını yazsak buraya mesela, “bir faydası dokunur mu” Bridge of Spies‘a?

KADIN OYUNCU


Geçtiğimiz yılın en iyi oyunculuk performansı kızıyla işi arasında kalmış alt sınıftan bir kadını canlandıran Regina Case’ye aitti. Hiç efor sarf etmeden oynuyormuş gibi son zamanların en doğal performansını sundu Que Horas Ela Volta?‘da. Bütün bir film boyunca bunu nasıl başarabildiğini kendime sorup durdum. Ağzım açık ve yüreğim sevgi dolmuş bir şekilde izledim. Festival çevrelerinin sevgilisi haline gelmiş Charlotte Ramling ise 45 Years‘da bakışları ile dünyaları anlattı. Bir insanın iç dünyasındaki çalkantıları yıkıp geçen bir performansla yansıtmayı başarabiliyordu. Karakterinin psikolojisini seyirciye rahatlıkla geçirebiliyordu. Keşke bu tip performansların sayısı artsa dedirtti.

Aklımda yer edenler: Tihana Lazovic de en az yukarıdaki ikili kadar güçlü bir performans sunuyor Zvizdan‘da. Avrupa sinemasının gözbebeği olursa şaşırmam!

ERKEK OYUNCU


Burada sezon boyunca Charlotte Rampling’in gölgesinde kalan birini görmek sizleri şaşırtmasın çünkü Tom Courtenay, Rampling’i de aşan bir oyunculuk sergiliyordu 45 Years‘da. Nadiren kameranın odağında olmasına rağmen gözüm sürekli ona kaydı. Geç yaşların çocukuluğu yeniden ortaya çıkarması yetmiyormuş gibi bir de anılarla cebelleşen karakterinin yerinde olmak ne kadar zor olmalıydı ve o bu zorluğun altından kalkmakla kalmıyor bir anka kuşu gibi yükseliyordu. Berlin’den beraber çıktıktan sonra bu iki ismin çok farklı bir sezon geçirmiş olması yılın en büyük gizemlerinden biri benim için. Saul Fia‘da Geza Röhrig’in oyunculuğundaki hissizlik hali ve tüm filmi tek başına sırtlaması ise unutulacak bir iş değildi. Yürüyüşü bile toplama kamplarının ağırlığı altında daha fazla ileri adım atamazken hareket halinde olmanın öneminin bilincindeydi sanki. Buradaki performansının kare kare incelenmesi ve hakkında kitap yazılması bile gerekir. Röhrig, yüzün önemini bir kez daha en yüksek perdeden bizlere hatırlattı.

Aklımda yer edenler: Leonardo DiCaprio çağımızın en büyük oyuncusu ve yıldızı. The Revenant‘ta da bunu bir kez daha gösterdi. Artık çoktan hak ettiği gibi Oscar’ı da alır umarım. Michael Fassbender ise Steve Jobs‘la adaylıklar ve ödüllere kavuştu ama filmin sonundaki Jobs’a kadar bende herhangi birşey uyandırmamıştı. Macbeth‘te ise en iyi hallerinden birindeydi. Devasa bir rol yaptığı gözlerinden okunabiliyordu.

UYARLAMA SENARYO


İyi bir yıl geçirmedi uyarlama senaryo kategorisi. Kayda değer işler çıkmadı buradan. The Revenant, felaket üzerine felaket bindirmenin yeterli olacağını düşünürek tekrara düştü. Steve Jobs da benzer şekilde, uyumsuz dehasını lansmanlara sıkıştırmaya çalışarak geçip gitmiş bir başarının değerini bilmemizi kafamıza sokmaya çalıştı. 45 Years ise geçmişin sırlarını gün yüzüne çıkararak tüm yaşantımızı sorgulatıyordu. Yarım yüzyıla yaklaşan bir ilişkiyi öyle bir salladı ki kaçacak yer bırakmadı. Yaşamın kendisinde olduğu gibi lineer bir çizgi içerisinde kalarak bilinmeyenleri açıklıyordu. The Big Short da finans dünyasının en anlaşılmaz kavramlarını halka indirerek sinemalarda demokratik bir adım atıyordu. Ortada bir protagonist yoktu belki ama sistemin karşısında karakterlerini öyle bir konumlandırıyordu ki kabul edelim filmi de finans dünyasının kendi işleyiş biçimi içerisinde, olduğu gibi kabul etmemizden başka bir seçenek bırakmıyordu.

ÖZGÜN SENARYO


The Lobster övmeye nereden başlanabileceğini bilen varsa öne çıksın! Muzır ve hınzır eleştirel bir zeka ürünüydü film. Öyle ki sinema salonunun ve gerçek yaşantının sınırlarına sığmayarak taşıyor, ufuk açıyor, insanda “elini yumruk yapıp arkasına götürme” arzusu uyandırıyordu. Beni kendine ne kadar aşık ettiğini tahmin bile edemezsiniz. Sinema bir anlam ifade ediyorsa o da bu tip dehalar sayesindedir! El Club‘ın senaryosu ise çok daha konvansiyonel fakat yine başka bir eleştirel sinema örneğine kaynaklık ediyordu. “Kol kırılır yen içinde kalır!” deyiminin sinema perdesinde yansımış haliydi. Kilisenin canına okuduğu yetmiyormuş gibi bir de izinden gidenleri yanıltmayacak bir şekilde uygulamalı senaryo atölyesi işlevi görüyordu.

Aklımda yer edenler: Aleksandra Kollantay görmüş olsa ayakta alkışlayacağı bir metne sahip olmasıyla Que Horas Ela Volta?, robot çağının olası köklerine kedi-fare oyunu bakışıyla Ex Machina, bütün büyüme hikayelerini hafıza çöplüğüne gönderen Inside Out ve suçun bireysel bir eylem olması şöyle dursun çok taraflılığını hatırlatan Spotlight

YÖNETMEN


Geçtiğimiz yıl sinemada çığır açmış bir isim varsa o da daha ilk filmiyle çıtayı Alfonso Cuaron’un Gravity‘sinin seviyelerine çeken Laszlo Nemes’ti. Saul Fia‘da sinema adına başardıkları sadece kalabalık 2. Dünya Savaşı filmlerini kapı dışarı etmekle sınırlandırılamaz; büyük bir özgüven ve mükemmeliyetle arkasına bakmadan ve bir an için yavaşlamadan dünya rekoruna doğru koşmuş ve en yakınlarına dahi tarihi bir fark atmıştı. Toplama kamplarının dehşetini en ince ayrıntısına kadar kavramış ve seyirciye de aynı dehşeti yaşatabilmişti. O derece ki Nemes’in yönetmenliği kendi filmini bile aşmıştı; ki film de az çetin ceviz değildi. Pablo Larrain ise 10 yıla yaklaştığı kariyerinde artık ustalık seviyesine eriştiğini bana El Club‘ın ilk karesinden sonuna kadar ispat etmişti. Diyebilirim ki sanatçı patlamasını bu filmle gerçekleştirdi Larrain. Öncesinde festivallerin orta düzeyli bir işçisi iken vites arttırıp büyük sinema ustalarının arasına adını yazdırdı bu son filmiyle. Toplumsal meseleleri odağına alan yaklaşımı her zaman takdirimi kazanmış olsa da o vurucu darbeyi bir türlü indiremediğini düşünmüştüm. Beni filme hapsederek onu da başardı. İyi yönetmenliğin her zaman teknik ve tematik ögeler arasında doğru uyumu bulmak şeklinde gerçeklen bir aracılık olduğunu düşünmüşümdür. Bu aracılığın sirayet etmediği bir an yoktu Larrain’in filminde.

Aklımda yer edenler: The Revenant‘ta epik bir sinema serüveninin Rembrandt’ın Gece Devriyesi gibi sanatçı gözüyle de gösterebileceğini kanıtlayan Alejandro G. Inarritu, 2010’daki başyapıtından sonra işin teknik kısmına yoğunlaşarak özü boşlayan Denis Villeneuve’ün, nefes aldığımız atmosferi yarattığını iddia etse inanacağım, yoktan var ettiği Sicario ve Naji Abu Nowar’ın bir yol filmini hayatta kalma mücadelesiyle harmanlayarak sinema tecrübemizi şekillendirmiş değme klasiklere taş çıkardığı Theeb… Gözleriniz George Miller’ın Mad Max: Fury Road‘unu aramıyordur onca laftan sonra umarım. Benim gözümde iyi bir koreografinin üzerine çıkamadı hiç bir zaman. Sinemaya ya da yönetmenliğe kattığı herhangi birşey olduğunu da düşünmüyorum, göz boyamayı katkıdan saymıyorsanız eğer… Todd Haynes’in Carol‘ını da saymayacağım tabi ki ama Mad Max: Fury Road‘un aksine masum ama kötü bir film olduğunu düşünmüyorum; hiç bir öneminin olmadığına ikna olmuş durumdayım dahası sinema açısından tehlikeli buluyorum. Todd Haynes’in kamerasının yönetmenlik namına bu denli muhafazakar tonlardan çalması beni korkutuyor ve o kamerayı kırmanın devrimci bir hareket olacağından şüphe duymuyorum. Carol‘a gösterilen bu sevgi bana sinemada bir karşı devrimi hatırlatıyor sadece o kadar.

FİLM


Artık sona gelmiş bulunuyoruz; hala benimle beraberseniz o da. Yukarıdaki kategorilerden kısmen bağımsız olarak, tek tek bir sinema filminin parçalarının mükemmeliyetinden ayrı bir kriter söz konusu benim değerlendirmelerimde: Sinema yapıtından yaşadığımız dünyaya dair belli çıkarımlarda bulunmanın zorunluluğu. Bu yoksa, biçimsel ya da teknik açıdan bir filmin yetkin olmasının ancak sınırlı bir değeri olabilir görüşündeyim. Ayrıca sinema tecrübesini bir süreç olarak görmemden ötürü bir sinema filmi daha ilk karesiyle beni kendine bağlamalı, ivmesini sürekli ama sürekli yukarıda tutmalı ve kapanış jeneriğine kadar en ufak bir kırılma, ilgi kaybı ve olumsuzluk yaşamamalı. Sinemayı bir büyülenme hali olarak tanımlarsak büyü bozumuna uğramamalı deyim yerindeyse. Oldukça kişisel bir etkinlik ve değerlendirmeye tabi bende anlayacağınız. O nedenle hiçbir kategoride ilk sırayı alamayan El Club‘ın bana göre 2015’in en iyi filmi olması sizleri şaşırtmasın. Fotoğrafların sırası da kafanızı karıştırmasın bu arada; tamamen büyük resimleri listenin tepesindeki filmlere ayırma isteğimden ötürü böyle bir durumla karşı karşıyayız. Gerçek anlamıyla sıralama şu şekilde:

  1. Geleneksel sinema yapımının en iyi özelliklerini barındıran, Şili ve Kilise örneklerini aşarak kızağa çekilme ya da gözetim altında tutulmaya rağmen hala belli tutkulara tutunarak varolma gereksiniminin evrenselliğini iç meselemiz söylemi ile birleştiren ve anında klasikleşen El Club…
  2. İlişkiler ekseninde şekillenen toplumsal hayata getirdiği sivri dilli söylem ile iki ucu boklu değnek olan bu insanlık durumunun aleyhinde tanıklığa çağıran eğlenceli bir yıkıcı zeka patlaması The Lobster…
  3. Burjuva ve işçi kadın arasındaki farkı daha önce herhangi bir sanat formunda göremeyeceğiniz şekilde doğal ve zahmetisiz bir biçimde gündelik hayattan bir örnekle ortaya koyan, toplumsal ilişkilerin doğasına yönelik yaklaşımı sadece Marksist/feminist literatürde bulunabilecek cinsten Que Horas Ela Volta?…
  4. Emperyalizm ve modernleşmenin saflığını bozduğu yerel yaşam biçimlerinin 100 yıllık bir hesaplaşma içerisinde doğa ve insana rağmen hayatta kalma ve serpilme mücadelesini, yalın bir dille kendinden olana sadakat ve bilinmeyene duyulan çocuksu merak duygusuna sığdıran Theeb…
  5. Doğumdan, yetişkinliğe ve toplumsal hayata karışarak bu hayatın içerisinde kaybolmaya uzanan evrensel evrim sürecini göz boyamalara kalkışmadan laboratuvar deneylerinden çıkararak soru-cevaplara döken, üremesini istediğim bilim-kurgu prototipi Ex Machina…
  6. Bir ceket ve kasketle yavaş bir ölüme mahkum eden var oluş problemini görmeyi, anlamayı ve iliklerine kadar hissetmeyi kaçınılmaz kılan, insana özgü bir durum olarak suçun etkilerini, yine en insani şekliyle karşımıza getirmiş nadir eserlerden Saul Fia…
  7. Toplumsal formasyonun en küçük birimi olarak ikili ilişkilerin harcının sanıldığının aksine çok da sağlam temellere dayanmadığını göstererek romantizm hülyasını geç de olsa hallaç pamuğu gibi savuran hafıza ve karakter çalışması 45 Years…
  8. Milyonlarca insanın hayatlarını değiştiren çağımızın en büyük krizinin bırakın öngörülemez bir durum olmasını, sistemin açgözlülüğü ve vurdumduymazlığıyla bilinçli bir şekilde yaratıldığını aykırı olmanın faydaları şeklinde sunan popüler kültür şaheseri The Big Short…
  9. Bir büyüme hikayesini bilim tarafından dahi tam anlamıyla çözülemeyen beynin işleyişi hakkında spekülasyon yaparak anlatma yeniliğine sahip, Up ve Wall-e’nin izinden giderek animasyon sinemasının daha ciddi ve yetişkinlere dönük bir temele oturmasına yardımcı olan Inside Out…
  10. Kader ve özgür irade çevresinde dönen, yaradılış mitinin içerisinde kalarak metafizik ögeleri bir çocuğun soyut düşünme yetisi kadar irdeleyen, talihsizliğin Tanrı’sına bir başkaldırı niteliğindeki cıvıl cıvıl kendini iyi hisset filmi Le Tout Nouveau Testament…

2015 sinema sezonuna dair benim söyleyeceklerim bu kadar. Daha sık birlikte olmak boş ümidiyle diyelim…

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: